Home Contact Sitemap

Buraknet

Paylaşılmayan Bilgi Bilgi Değildir

Eylül (İnceleme) Mehmet Rauf kimdir?

Eylül(İnceleme)
Mehmet Rauf

MEHMET RAUF(1875-1931)

           Servet-i Fünun romanının, ikinci en önemli romancısı Mehmet Rauf, 1875’te İstanbul’da doğdu. Bir sağlık kurumunda çalışan babası Hacı Ahmet Efendi, pek fazla kazanamayan basit bir memurdu. Mehmet Rauf önce Balat’taki Defterdar mahalle mektebine verildi. Buradaki öğreniminden sonra Soğukçeşme Askerî Rüştiyesi’nde okudu. Bu okuldan mezun olduktan sonra 1888’de girdiği Mekteb_i Bahriye’yi bitirdi. Bu eğitimi seçmesinin nedeni: hem parasız okuyabilme olanağını yaratması, hem de daha Rüştiye’deyken Mehmet Rauf edebiyata ve tiyatroya aşırı düşkünlük gösterdiği için babasının onu disiplin altına almak isteğiydi. Çünkü babası, onun edebiyat ve tiyatro gibi, “havai” şeylerle uğraşarak “adam olamayacağından” korkuyordu.

            Aslında Mehmet Rauf’un amacı subay olmak, denizcilikle uğraşmak değildi. Bütün isteği yazın çevresine girmek iyi bir yazar olmaktı. (Halit Ziya’nın “ Mâi ve Siyah” romanının kahramanı Ahmet Cemil’in düşlemlerinden hareketle böyle bir düşünceye sahip olabilir.) Bununla birlikte Mekteb-i Bahriye’yi eğitimini aksatmadan bitirdi. 1894’te satj görmek üzere Girit’e gönderildi. Burada da başarılı olunca, bir yıl sonra Kiel Kanalı’nın açılış törenlerine katılmak için Almanya’ya gitti, törenlerde Osmanlı Donanması’nı temsil etti. Döndükten sonra Tarabya önünde demirli olan bir elçilik gemisinde ikinci kaptan olarak görev aldı. Altı yıl süren bu görevi, “İrtibat Zabitliğié idi.

            Askerî Rüştiye’de öğrendiği Fransızca’sını geliştirdikten sonra, Mekteb-i Bahriye’de İngilizce öğrenen Mehmet Rauf, özgün dillerinden okuduğu Georges Ohnet, Octave Feuillet gibi popüler romancıları bir yana bırakıp Alphonse Daudet, Emile Zola, Gustave Flaubert gibi o dönem Fransa’nın önde gelen gerçekçi yazarlarını okuyarak hem genel kültürünü artırdı hem de yazınsal beğenisini geliştirdi.  Bu arada sürekli olarak öyküler, makaleler yazıyordu. Mekteb-i Bahriye’de öğrenciyken, Halit Ziya’ya gönderdiği bir mektupta bu çok beğendiği yazara olan sevgi ve beğenisini dile getirmiş, Halit Ziya ile aralarında bir mektup dostluğu oluşmuştu. Birçok yapıtını, çeşitli gazete ve dergilerde Halit Ziya’nın önayak olmasıyla yayımladı. Servet-i Fünun Dergisi’nin cevresinde toplanarak Tanzimat yazarlarından çok farklı bir yol izleyen ve yazınımızda Servet-i Fünun dönemi adıyla anılan akımı yaratan yazar ve şairlere katıldı.

            1901’de ilk evliliğini Ayşe Sermet Hanım’la yaptı. Ayşe Sermet Hanım, Tevfik Fikret’in halasının Kazıydı. Biri beş yaşındayken ölen iki kızı oldu. 1908’den sonraysa ilk eşinden ayrılmaksızın Besime Hanım’la nikahlandı, bu evlilikten de bir kızı dünyaya geldi.

            Heybeliada Bahriye Mektebi’ndeyken Ahmet Mithat Efendi’nin serüven romanlarına benzeterek on iki yaşındayken yazdığı “Denğet yahud Gaskonya Korsanları” romanına öğrenci olması dolayısıyla okul yönetimince el konan Mehmet Rauf’un daha sonra da yazılarından dolayı başı derde girdi. “Zambak” adlı öyküsü, açık-saçık olarak nitelenince, askerlik mesleğinden ayrılmak zorunda kaldı. Bundan sonraki yaşamında, “Eylül” romanının düzeyini hiçbir zaman tutturamayan romanlarını, öykülerini ve eleştirilerini yazarak yayımladı.

            Evlendikten yedi-sekiz yıl sonra Besime Hanım’dan ayrılarak, 1926’da Muazzez Hanım’la evlendi. Bu evlilikten çocuğu olmadı. Birçok gönül serüvenleri yaşadı, bu serüvenlerin ona, piyasaya seslenen roman ve öyküleri için malzeme sağladığı kesindir.

            Askerlikten ayrıldıktan sonra; “Süs”, “Mehâsin”(Güzellik) gibi kadın dergileri yayımladı. 1911’de Halit Ziya Uşaklıgil’in “Ferdi ve Şürekâsı” romanını sahneye uyarlayarak başladığı tiyatro uğraşını, yazdığı ve Fransızca’dan çevirip uyarladığı oyunlarla sürdürdü. Yaşamının sonlarına doğru, kısa bir süre şeker ticaretiyle uğraştı.

            1927’de hastalanarak felç oldu. Beş yıl kadar Harbiye’deki evinde yatalak olarak yaşadı. 1931’de Cerrahpaşa Hastanesi’nde öldü.

 

                                               SANATI

            Mehmet Rauf, kuramsal olarak gerçekçiliği savunan yazardır. Bu görüşlerini “Eser-i Edebî” (Yazınsal Yapıt, Servet-i Fünun, sayı 318), “ Bizde Hikâye” (S.F.344) ve “Bizde Roman”(S.F.s.445) başlıklı yazılarında tartışmaktadır. (Yazıların bulunabileceği kaynak: Tanzimat Sonrası Osmanlıca Metinler: O.Önertoy – İ.Parlatır, AÜDTCF yayını, 1977, s,329. Eski yazıyladır)

            “Bizde Roman” yazısı(1899) onun gerçekçiliği savunan, daha önce Türkçe’de yayımlanan romanları “hayal”’e çok yer vermekle, “kendimiz”’i anlatamamakla suçlayan görüşlerini içerir. Yazar, yazına ve romana nasıl eğilim duyduğunu, babası ve öğretmenleri, dahası yazın öğretmenleri tarafından yazınla uğraşmasının, roman yazmasının nasıl engellenmeye çalışıldığını anlattıktan sonra, kuralcı bir öğretmenine şunları söylemek istediğini beliritir: “Ah hocam, roman kuralları bilmekle yazılmaz, o bir sanattır!” Bu aynı zamanda, Servet-i Fünun şair ve yazarlarının temel ilkesidir.

            Mehmet Rauf, o günün yazınına ve romanlarına şu eleştirileri yöneltmektedir; “Şimdiye değin Türkçe’de basılan romanları göz önüne getiriyorum, hep düşlemler(hayaller) ve betimlemelerle uğraşılmış. En çok uğraşılan şey, kuşkusuz anlatımdır. Bu anlatımı da, bir romancı gözüyle çevremize bakıp kullanmamışız. Nerede olduğunu anımsamıyorum, Hyppolite Taine, bir yerde; “Roman öyle bir aynadır ki yaşam ve doğanın bütün görünümü onda yansır.”diyor. madem ki yaşam ve doğa betimlenecektir, yaşam, çevremizdeki doğa demek, değil midir? Halbuki yaptıklarımızda en çok bulunmayan bir şey varsa, sanırım ki bunlardır.”

            Daha sonra, Halit Ziya’nın “Mai ve Siyâh” ile “Aşk-ı Memnû” romanlarını değerlendirerek, bunların da yazınsal değerleri yüksek olmalarına karşın, bunlar ve benzeri romanlarda, “hayatımız”’ın olmadığını söyler ve yazarlarda gözlem gücü ve anlatım güzelliği bulunmasına karşın, neden gerçeği yansıtmayan romanlar yazıldığını sorar. Ona göre, Hyppolite Taine, Emile Zola, Gustave Flaubert, Alphonse Daudet gibi yazarlar, onun öngördüğü türde roman yazanlardır. “Madam Bovaru” romanı, Mehmet Rauf’a göre insanları duygusal bakımdan eğiten bir romandır. Yazar: “Hayat, işte roman!” sonucuna varır.

            Mehmet Rauf’a göre bu romancılar, insanlığın ahlâki tarihini, gördükleri, çevrelerinde var olduğu gibi, düşlemlere yer vermeyip yazmışlardır; “Hep aşk, hep şiir ve musiki mi? Bunlar hayatımızın tutkularına birer oyuncak olmuyor mu? Hayatta aşk, en üstün gelen bir eğilim değildir, tersine öteki eğilimlere en çok başı eğen de odur.”dedikten sonra romandan ne beklediğini şu sözlerle belirtmektedir: “Roman toplumsal durumların bir tutanağı olmalı, bizde yanlış bilinen “sanat için sanat” biçimindeki verimsiz görüşü reddetmeli bugün Avrupa’da bütün yazın bilimsel bir kılığa büründü, insanlığın iyileştirilmesi ve sağaltılması(tedavi) için çalışan bilginlerle birlikte çalışıyor, daha iyi bir insanlık, daha mutlu bir gelecek için uğraşıyor.”

            Ancak, Mehmet Rauf, aşağı yukarı “Eylül” dışndaki hiçbir yapıtında, yukarıdaki görüşlerini uygulamamış, aşırı duyarlıkla piyasanın isterlerini bağdaştırarak kalıcı yapıtlar verememiştir.

            Onun yapıtlarında aşk ve müzik önemli bir yer tutar. Müzik, Servet-i Fünun şiirinin ve düz sözünün de hem amacı, hem konusu olmuştur. Kuşkusuz bu müzik, o zamanın deyişiyle “alafranga” müziktir. Romanda Suad’la Süreyya’nın ilk yakınlaşmaları da, ikisinin de batı klasik müziğine düşkünlükleri dolayısıyla başlar.

            Yukarıda söylenenlerden anlaşılacağı gibi, hem Servet-i Fünuncuların hem de Mehmet Rauf’un yenilikçi yazının kaynağı, bütünüyle batı yazını özellikle Fransız yazını ve kültürüdür. Bu konuda A.H.Tanpınar, şüyle demektedir: “Fikret’in Hâlit Ziya’nın, Mehmet Rauf’un batıcılıkları, toplumsal bir olguydu. Arkasında tarihsel zorunlulukların çarkı işliyordu. “(Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh yay.2.bas.1977 s.276).”

            Mehmet Kaplan’ın deyişiyle: “Gerçekçiliğe, Paul Bourget’in psikolizmi ile Goncourt Kardeşler’in sanatkârâne anlatımını ekleyen Servet-iFünuncular’da betimleme, yazının en esaslı öğelerinden biri olur. Halit Ziya ve Mehmet Rauf’un roman ve öykülerinde dekor, tip, jest ve doğa görünümleri haline getirilen ruh hallerinin betimlemesi, kompozisyonun temelini oluşturur.” (Türk Edebiyatı üzerinde Araştırmalar, 1.cilt.Dergâh yay.1976, s.393) Ancak, kuşkusuz bu betimleme anlayışındaki amaç ve kaygı, genel olarak Tanzimat yazarlarının tersine, kahramanlarının eylem ve edimlerini, içinde yaşadıkları çevrenin oluşturduğu ruhsal yönetimlere bağlama kaygısıdır. Bu da Mehmet Rauf’un “Bizde Roman” yazısında belirttiği, “biz”’i anlatmak kaygısından kaynaklanır.

            Mehmet Rauf, hem Eylül’de hem de öteki yapıtlarında, dil estetiği ve musikisini arayan bir anlatım, hem de Arapça, Farsça ve Fransızca’dan oluşan, Tanzimatçıların tersine, özellikle betimlemelerde uzun cümlelerden örülü bir Osmanlıca kullanır. Kuşkusuz ki, gerek şiirde gerek düz söz de, Servet-i Fünuncuların en çabuk eskiyen yanları kullandıkları dil ve anlatım olmuştur. Bu konuda, Şemşettin Kutlu, Servet-i Fünun Dönemi Türk Edebiyatı antolojisinin Mehmet Rauf bölümünde şunları söylemektedir: “Mehmet Rauf’un genellikle doyurucu olmayan yazınsal verilerinin yanı başında verimli bir yönü vardır ki, kendisini Servet-i Fünun’un öteki şair ve yazarlarından daha üstün kılan bir açı sayılabilir. Bu yön onun dili ve anlatımıdır. Gerçekten de bu yazın topluluğunun Türkçe’yi en duru ve en külfetsiz kullanan yazarı Mehmet Rauf’tur. O çok özentili bir dil ve anlatım kullandığı “Eylül”’de bile öteki arkadaşlarından daha duru ve rahat bir Türkçe’ye yatkındır.”(Remzi Kitabevi,1981,s.141). bu özellik, Mehmet Rauf’un Osmanlıca’yı öteki yazarlardan daha az bilmesinden değil, onun yaşamla yazın arasında olduğu kadar; dille, yaşam ve yazın arasındaki ilişkiyi göz önünde bulundurmasından kaynaklanır. Makale ve incelemelerindeki dil ve anlatımsa, öteki Servet-i Fünuncular’la karşılaştırılamayacak kadar yalındır.

 

                                                           YAZARLIĞI

            Çocukluk yıllarında tiyatroya ve okumaya merak salan Mehmet Rauf’u ilk etkileyen yazar Ahmet Mithat Efendi’dir. On altı yaşındayken okuduğu, Halit  Ziya’nın “Nemide” adlı romanını, yapıtın dilindeki yeni ve müzikal özellikler dolayısıyla hayranlıkla karşıladı, bu roman ne Ahmet Mithat’inkilerine ne de çoğu gelişigüzel, anlaşılmaz Osmanlıca’yla çevirilen çeviri romanlara benziyordu. İzmir’deyken Halit Ziya’nın öğrencisi olan bir arkadaşından, yazarın İzmir’de çıkardığı Hizmet Gazetesi’nin koleksiyonunu ödünç alarak, Halit Ziya’nın bu gazete de tefrika edilmiş olan “Bu muydu?”, “Heyhat!”, “Bir Ölünün Defteri”, Ferdi ve Şürekâsı gibi  yapıtlarını ve makalelerini bir solukta okudu ve hayran oldu. Hakit Ziya’ya gönderdiği mektupta yazara olan hayranlığını ve sevgisini dile getirince, aralarında bir mektup dostluğu başladı. “Nemide” romanına ve Halit Ziya’ya olan hayranlığı, ona “Düşmüş” adlı uzun öyküsünü esinlendirdi. Yapıtını Halit Ziya’ya gönderdi. Halit Ziya, “Kırk yıl” adlı anılar kitabında, “Düşmüş” ü şöyle değerlendirmektedir: “….İlk satırlardan itibaren, derin bir hayrete ve daha derin bir meraka kapıldım. Bu dolaşık yazının arasında daha dolaşık, fakat garip yenilikleriyle çekici bir Türkçe gördüm; sanki benim çeviri denemelerimin Türkçe’sine benzeyen bir dil.(…) Bu garip Türkçe’nin içinde öyle yeni bir bakış ve duygusallık, öyle yeni bir anlatım ve betimleme yeteneği görülüyordu ve bunlar o zamanın Fransız yazın hareketlerinden öyle aşırılıkla esinlenmişe benziyordu ki, bu bir çeviri olmasın diye kuşkuya düştüm. “(c.III, s.79-80) Bu yapıt Mehmet Rauf’un yayımlanan ilk yapıtıdır ve Halit Ziya’nın “ Hizmet” gazetesinde yayımlanmıştır.

            Halit Ziya’nın 1892’de İstanbul’a taşınmasından sonra iki yazar yakın dostluk kurdu.

            Mehmet Rauf’un basında sık görülerek ün yapmaya başlaması, 1896’da stajını bitirdikten sonra oldu. “ Resimli Gazete” de öyküler “ Mektep Dergisi”’nde “mensur şiirler” ve makaleler yayımladı. Ancak uzun soluklu yapıtlar da tasarlıyordu. “Garâm-ı, Şebâb” (Gençlik Aşkı) romanını 1896’da “İkdam Gazetesi”’nde, Halit Ziya’nın yardımıyla tefrika ettirdi.

            Mehmet Rauf, Halit Ziya dolayısıyla Tevfik Fikret’le de tanıştı. Tevfik Fikret, o sırada Servet-i Fünun Dergisi’nin yazın sayfalarının sorumlusuydu. Rauf daha önce de “Mektep Dergisi”’nde Hüseyin Cahit yalçın ve Cenap Şahabettin’le tanışmıştı. Önceleri Halit Ziya’nın Reji’deki (yabancı tütün tekeli) odasında toplanan grup bir süre sonra Servet-i Fünun Dergisi yönetim yerinde toplanmaya başladı. Bu arkadaş grubu, düzenli eğitim görmüş, yabancı dili, özellikle Fransızca’yı okullarda öğrenmiş, dolayısıyla yazın zevkleri gelişmiş ve yazının yalnızca konu değil aynı zamanda bir dil estetiği işi olduğunun bilincinde olmaları dolayısıyla, Tanzimatçılar’dan çok farklı ve çağdaş kişilerden oluşuyordu. Servet-i Fünun akımı, bu arkadaş grubunun önderliğinde ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz Mehmet Rauf’un yazınsal kişiliğinin gelişmesinde gerçekçilere özgü gözlemcilikten çok, bu arkadaş çevresinin belirleyici etkileriyle, aşka âşık ve heyacanlı kişiliğinin etkileri daha baskındır. Bu dönemdeki siyasal ve ruh bilimsel koşullar gereği içine kapanık olan bu kuşağın Tarabya ve Kanlıca sırtlarında yaptıkları doğa gezilerinden edindiği izlenimlerin, Mehmet Rauf’un “Eylül” romanında kahramanların aynı yerlerde yaptıkları doğa gezilerini esinlendirmiş olduğu söylenebilir.

            Mehmet Rauf’un Servet-i Fünun’da yayımlanan ilk yazısı, “Uzaktan” adını taşıyan küçük bir öyküdür. Bu dönemde sürekli yazan yazar, Servet-i Fünun’da küçük öyküler dışında, “ Halit Ziya”, “Hayatı ve Hususiyeti”, “Hayat-ı Muhayyel Muharriril” yani Hüseyin Cahit Yalçın), “Tevfik Fikret”, Hayatı ve Hususiyeti” gibi yazılarında çağdaş yazarları değerlendirirken, “Karmen ve Silalançı, “Paul Bourget ve Bir Cinayet-i Aşk, “Emile Zola’nın Son Romanı” gibi eleştirileriyle de batı yazarlarını ,değerlendirmiştir.

            Çağdaşları tarafından, züppelikle, Türkçe’yi bozmakla, taklitçilikle suçlanarak yerilen Servet-i Fünuncular, bu tür eleştirilere yanıt vererek şiddetli kalem tartışmalarına girmişlerdir. Kuşkusuz bu eleştirilere hedef olanlardan biri de Mehmet Rauf’tur. Hüseyin Cahit Yalçın, “Edebi Hatıralar’ında şöyle demektedir; “Servet-i Fünun’da yazı yazarken her gün yönetim yerine uğrayabilirler, orada Fikret’le birkaç dosta rastlarlardı. Fakat en çok haftada bir kez, düzenli biçimde toplanılırdı. Buraya hemen herkes cebinde bir yapıtla gelirdi. Bunlar hemen okunurdu. Okunulan yapıtlar eleştirilmekten çok beğenilirdi. Mehmet Rauf’un yapıtları buna az çok bir istisna oluştururdu. Rauf’un yeteneği, sanatçılığı Fikret’in, Cenab’ın, Halit Ziya’nın gözünden kaçmamıştı. Onlar Rauf’u ciddi ve içten beğenme duygusuyla beğenirlerdi. Yalnız dayanamadıkları nokta, Rauf’un diliydi.” (s.135)

            1901’de Hüseyin Cahit Yalçın’ın Fransızca’dan çevirdiği “Edebiyat ve Hukuk” adlı makalede Fransız Devrimi’nden araştırma yoluyla söz edilmesi, Servet-i Fünun Dergisi’nin kapatılmasına yazarların soruşturma geçirmelerine neden oldu. Hiç kimse cezalandırılmadı ve derginin yayımına beş on günlük aradan sonra yeniden izin verildiyse de, yazar ve şairlerinin yazı yazmaları yasaklandı. Kuşkusuz bu onların alabilecekleri en ağır “ceza”’ydı. Servet-i fünun2un öteki sanatçıları gibi, Mehmet Rauf da, 1908 Meşrutiyet’inin ilânına ve basın sansürünün kaldırılışına değin, yazı yayımlamadı.

            Meşrutiyet’ten sonra, yayın alanında büyük bir patlama oldu. Gazeteler, dergiler, kitapçıklar ve kitapların yayımı büyük bir hızla çoğaldı. Mehmet rauf da diğer arkadaşları gibi yayın ve yazın yaşamına tekrar döndü. Ancak 1908’ den sonra yazdığı yapıtlarında eski yazın düzeyini hiçbir zaman tutturamadı. Bunun nedeni kuşkusuz geçimini yazılarını yayımlayarak sağlamak zorunda olması, bunun için de piyasaya ödün vermek zorunda kalmasıdır. Bununla birlikte, Mehmet Rauf’un “tek yapıtlık bir deha” olduğuda söylenebilir. Gerçek nedeninin ne olduğunu bilmeye olanak yoktur.

            Mehmet Rauf, çocukluğundan beri ilgi duyduğu, dahası anlatı zevkini on-oniki yaşlarında babasıyla birlikte seyrettiği oyunlardan aldığı tiyatroyla, Meşrutiyet sonrasında bir kazanç kapısı olarak da ilgilendi. Bu dönemde yazıp tefrika ettirdiği “pençe”, “Cidal”(Mücadele),”İki Kuvvet”(Sansar adıyla kitaplaştı), “Yağmurdan Doluya” gibi oyunlarında pek büyük bir başarı gösteremedi. Oyunlarında aşk çekişmeleri, erkeklerin namus ve aşk arasındaki bocalamaları, kocaların pişmanlıkları gibi coşumcu yazının gözde temalarını işledi.

            1908’de çıkardığı kadın dergisi “Mehâsin”’i (Güzellik) ancak on iki sayı yayımlayabildi. Bu dergide yazınla ilgisi olmayan, moda, giyim, takılar gibi magazin konuları işlenmiş, Halit Ziya’nın “Ferdi ve Şürekâsı”’nın oyun uyarlaması da tefrika edilmiştir.

 

                                   ESERLERİ

                        A-Roman

            Garâm-ı Şebab(Gençlik Aşkı, 1896); Ferdâ-yı Garâm(Aşkın Yarını); Eylül(1900); Serâb(1909); Genç Kız Kalbi(1912); Karanfil ve Yâsemin(1924); Böğürtlrn(1926); Son Yıldız(1927); Define(1927); Kan Damlası(Define’nin eki, 1928); Halâs(Kurtuluş, 1929).

                        B-Öykü         

            İhtizâr(Can Çekişme, 1909); Âşıkâne(Aşıkçasına,1909); Son Emel(1913); Hanımlar Arasında(1914); Kadın İsterse(1919); Üç Hikâye(1919); İlk Temâs İlk Zevk(1920); Pervâneler Gibi(1920); Safo ve Karmen(1920); Gözlerin Aşkı(1924); Eski Aşk Geceleri(1927).

                        C-Mensur Şiir

            Siyah İnciler (65 mensur, yani döz söz biçiminde şiir, 1901-1925).

                        D-Oyun

            Ferdi ve Şürekâsı (Halit Ziya Uşaklıgil’in romanından uyarlama, 1909); Pençe(1909, Sedat Simavi tarafından filme de alındı, 1917), Cidâl(Mücadele, 1911); Sansar(Tefrika sırasındaki adı: İki Kuvvet; 1920); Yağmurdan Doluya (Octave Feuillet’den uyarlama, 1919).

                        E-Yazın Anıları

            (Kitaplaşmamıştır, 1927’de Servet-i fünun’un 7-11 sayılarında yayımlanmıştır: Servet-i fünun’da Sansür; Hüseyin cahit’le hayret Efendi; “Yeşil Yurt” Hikâyesi; Dostluklar; Ahmet Hikmet’i Nasıl Tanıdım).

MEHMET RAUF/EYLÜL(1990)

           

           

EYLÜL ROMANININ TAHLİLİ

ÖZETİ

Geleneksel aile yaşamının hüküm sürdüğü büyükbabalarının yaptırmış olduğu köşkte yaşayan gençler, Boğaz taraflarında bir yalı tutma hayalindedirler. Çünkü onlar köşkte kapalı kalmaktan bıkmışlardır ve köşkün gezmelerine engel teşkil ettiğini düşünmektedirler. Köşkte Hacer ile Fatin çifti, Süreyya Suad çifti, Büyükhanım ve Beyefendi, Necib ve dadı yaşamaktadır.

            Süreyya eşi Suad’ı mutlu edebilmek ve bu sıkıcı köşk hayatından kurtarabilmek için Boğaz taraflarında bir yalı tutabilmek arayışları içindedir. Yalıyla ilgili hayaller kurar; fakat yalıyı tutacak paralarının olmaması buna engeldir. Süreyya eşini gezdirecek, mutlu edecek yalıyı tutacak paranın olmamasından dolayı üzülmekte ve acizliğine kızmaktadır. Öte yandan Fatin ve Hacer çiftine Büyükhanım’ın da katılmasıyla birlikte Süreyya’nın yalı hayalleriyle dalga geçmektedirler. Birgün köşkü ziyaret için Süreyya’nın annesi gelir ve Süreyya annesinden borç para ister, annesi parayı vermeyince daha bir karamsarlığa düşmüştür.

            Eşinin bu çaresiz bir şekilde çırpınışlarını gören Suad, eşine yardımcı olma gereğini duyar. Çünkü eşini bu zor durumdan özellikle köşktekilerin alaylı davranışlarından kurtarmak ister. Behice Dadı’yla babasına borç para için gizlice mektup yollar ve sabırsızlıkla Behice Dadı’yla gelecek haberi bekler. Yalıyı tutabilmeleri  ve harçlıkları için 50 liraya ihtiyaçlartı vardır. Nihayet müjdeli haber behice Dadı’yla gelmiş ve müjdeli haberi Suad, Süreyya ile Necib’e: “─yalıya gidiyoruz”(s.26) diyerek verir. Kendisiyle hep “yalı tutma” meselesi yüzünden alay eden Fatin ile Hacer’den bu haberi gizlemek isterler.  Suad, Süreyya ve Necib’den başka kimsenin yalıyı tutacaklarından haberleri olmamasını ister. Yalıyı tuttuktan sonra haber verip özellikle Fatin ile Hacer’i kıskandırmak istemektedirler. Geç saatlere kadar üçü yalının nerede tutulacağını kararlaştırırlar. Necip ile Süreyya bir Pazar günü sessizce yalıyı tutmak üzere evden ayrılırlar. Süreyya “mücevher kutusu”, “fildişi” diye nitelendirdiği tuttukları yalı’nın müjdesini Suad’a verme heyecanı içindedir aynı zamanda bu haber karşısında kendileriyle dalga geçen köşktekilerin şaşıracaklarını düşünmekte ve onların şaşkınlıklarını seyretme  hayali içindedirler. Fakat Suad’ı görmeleriyle birlikte hayalleri alt üst olur çünkü Behice Dadı her şeyi köşktekilere anlatmıştır. Onlar şaşırtıcı bu haberi vermeden Hacer’in açıklaması plânlarını alt üst eder ve Behice Dadı’yı uyarmamış olmanın pişmanlığını düşünürler. Neyse hazırlıklar tamamlanıp yalıya göçülmüştür. Yalı meselesi yüzünden Hacer’le yapılan tartışmalar kırgınlığa sebep olmuş, yalıya Hacer ve Fatin de davet edilmesine rağmen gelmemiştir. Yalıya yapılan davete Necib olumlu yaklaşmış ve misafirleri olmuştur.

            Necib fırsat buldukça yalıya gitmekte Suad ve Süreyya’yı ziyeret etmektedir. Süreyya ile Suad’ın evlilik hayatlarına gıpta ile bakmaktadır. Çünkü Necib eğlence hayatına kapılmış ve başıboş yaşamakta Suad ile Süreyya’nın mutlulukları gibi bir mutluluk hayal etmektedir. Ama şimdiye kadar böyle birini bulamamaktan yakınmakta ve daha da bulamama konusunda ümitsizliğe kapılmaktadır. Sık aralıklarla yalıyı ziyaret etmekte Suad’ı daha yakından tanıma fırsatını elde etmektedir. Bu yakından tanıma hevesi daha sonra Suad’a aşık olma şeklinde cereyan eder. Artık Necib’i sık sık yalıyı ziyaret etmeye sürükleyen bir duygu vardır. Bu duygu “Yasak Aşk” tır. Necib bir yandan böyle mutlu bir evliliği yıkıp Suad’ın üzüntüsüne sebep olacağını düşünmekte bir yandan da arkadaşı Süreyya’ya ihanet etme düşüncesi içerisindedir. Öyle bir aşka kapılmıştır ki ikilemler içinde yıpranmaktadır. Suad’la olduğu her an ona mutluluk vermekte, çıkacak olan dedikodulardan çekinmekte ve ne kadar bu yalıdan uzak durmak istese de aşkı onu yalıya çekmektedir. Özellikle Suad’la piyano başında notalarda aynı müzik etrafında birleşmekten mutluluk duymaktadır. Batı Klasiklerini çalmaları ve dinlemeleri, aşk parçaları çalmaları Necib’i derinden etkilemektedir. Musiki konusunda aynı zevki paylaşmaları bile Necib’e haz vermektedir. Necib o kadar aşkın etkisi altına girmiştir ki Suad’ın piyano başında unuttuğu eldiveninin tekini alıp saklamıştır. O eldiven de Suad’ın ellerinin yumuşaklığını hayal etmiştir. Köşkte dedikoduların olması Necib’in yalıdan uzak durmasına  neden olmuştur.

            Yalı etrafında devamlı bir gencin dolaşıyor olması Necib’in kıskançlık duygularını kabartmış ve bu aşkı noktalamayı düşünmüştür. Ta ki gencin hırsızlık amacıyla dolaştığı ortaya çıkınca Necib rahatlamış Suad’ı suşladığına pişman olmuş ana olan aşkı daha da artmıştır.

            Necib’in tifoya yakalanması gelişmlere sebep olmuştur. Necib’i ziyaret eden Suad onu bitkin bir şekilde görünce çok üzülmüştür. Hacer’in bir tek eldivenden bahsetmesi Suad’ı hayrete düşürmüştür. Üstelik Hacer’in açıklamaları daha da ileri götürerek Necib’in bu eldivenleri hiç yanından ayırmaması ve öpmesini de anlatması Necib’in Suad’a olan aşkını ortaya çıkarmıştır. İyileştikten sonra Suad’la karşılaşan necib, ona bakmaya cesaret edememiştir. Bu utanıp uzaklaşmalar ve kaçamak bakışlar Necib’i ümitsizliğe sürüklemiş “seviyor”, “sevmiyor” ikilemine düşmüştür.

            Zamanın çoğunu denizde geçiren, balıkla uğraşan Süreyya artık yalıdan bıkmaktadır. Ve Suad’la fazla ilgilenmemesi Suad’ı şüpheye düşürmüş Necib’le aralarında olanları biliyor endişesine kapılmıştır. Süreyya bıkkınlığının neticesi olarak Suad’a kırıcı sözler söylemesi; yani Süreyya’nın değişmesi Suad’ı değiştirmiştir. Artık Suad bu mutluluğu yıkılmış olarak görmekte ve Necib’e aşık olduğunu hissetmektedir. Süreyya’nın köşke dönme isteğine itiraz ettiyse de engel olamamıştır. Suad’a göre köşke gidince yani köşk ortasında Necib’e karşı rahat hareket edemeyeceğini düşünmektedir. Üstelik aralarındaki aşkı yakından takip eden Hacer’den de çekinmektedir. Nihayetinde mayıs aylarında başlayan yalı hayatı ekim aylarında bitmiş ve köşke dönmüşlerdir. Kçşkte Necib’le Hacer’in samimi tavırları Suad’ta kıskançlığa sebep olmuş kıskançlığın neticesinde ümitsizliğe kapılarak Necib’i görmeme kararı almıştır. Necib’de Suad’ın bu davranışlarını beni sevmiyor diye düşünüp Suad’ı mutsuz ettiğini düşünerek uzaklaşmayı tercih etmiştir. İkisi de yanılgılar, ayrılıklar ve ikilem içinde yıpranmaya başlamışlardır. İkisi de bu aşka bitti gözüyle bakmakta fakat bu aşk öyle derin bir aşktır ki etkisinden hala kurtulamamışlar ve ikilemler içinde bocalamaktadırlar.

            Necib kendini başıboşluğa bırakıp aşkın arkasından gelen ayrılık acısının etkisiyle ağlamaktadır. Bu aşkın bitmemiş olacağını düşünmekte ve hayaller, ümitler içinde kendisini çaresiz hissetmektedir.

            Süreyya ile evlilikleri bitme noktasına gelen Suad, Süreyya tarafından ihmal edilmiş olmasının neticesinde tam da kalbindeki boşluğu Necib’le doldurmuş olmasının mutluluğunu yaşarken bu aşkı bitiyor zannetmenin hayal kırıklığı Suad’ı perişan etmektedir. Artık Suad, Süreyya’ya ihaneti hiç düşünmüyor ve Necib’le bu aşkın kavurucu ateşiyle kavrulup beraber ölmek istiyor ve feryatlar içinde ağlıyordu. Bu feryatlar, köşkün alevler içinde kalmasıyla çığlıklara karıştı. Telaş ve koşuşmalar içinde Suad aranıyordu. Necib Suad’ın odasına alevlere aldırış etmeyerek girdi ve alevler içindeki tavanın çökmesiyle Suad’ın hayalleri gerçek oldu.

            Bu yalancı bir bahar olan hazîn bir bahardı. Bu son ki, yalancı bahara aldanarak açmaya çalışırken soğuğun vurduğu bir çift goncaydı veya yeşermek ümidiyle dallarından ayrılan ve sonsuzlukta birleşmek umuduyla uçan bir çift sarı çınar yaprağıydı…

 

 

1.VAK’A: Eylül’de tek bir vak’a zinciri vardır. Eylül’deki vak’a “Tek Zincirli Vak’a’lara örnektir. Vak’a karı-koca, âşıkj arasındadır. Aslında Eylül’de vak’a yok gibidir. Roman boyunca, Necib’in ikilemi anlatılır. Romanda olayalrın betimlemesinden çok kişinin ruhsal betimlemesi ön plândadır.

2.KONU: Eylül’ün konusu “yasak aşk”’tır. Romana ikilemlerden meydana gelmiştir diyebiliriz. Necib’in ikilemi bir bakıma trajik çatışma yaratır. Süreyya’nın eşi Suad’la hala oğlu ve yakın dostu Necib, Süreyya’nın eşi Suad’ı aile içi cinsel aşk diye nitelenebileceği için sevmemelidir. Ancak yaşadığı amaçsız, başıboş, hovarda yaşamdan bıkmış, ruhsal bir sığınak arayan Necib’le, tekdüze yaşamaktan kendisini kocasının mutluluğuna adamış Suad arasında kaçınılmaz bir gönül yakınlaşması başlamıştır. Bu gönül yakınlaşması “yasak aşk” adını almıştır.

3. METİN HALKASI:

a) Süreyya ile Suad’ın Boğaz tarafında yalı tutma hayalleri ve para aramaları

b) Yalı tutmak için gerekli olan paranın Suad’ın babasından bulunması

c) Yalının tutulması ve göçülmesi

d) Necib’in sık sık, Suad’a olan aşkından dolayı yalıyı ziyaret etmesi ve Suad’la musikî ile ilgilenmeleri(Piyano çalmaları)

e) Yalının yanında şüpheli bir gencin dolaşlması ve Necib’in bunu Suad’ın aşığı sanması ve üzülmesi

f) Necib’in tifoya yakalanması

g) Suad’ın Necib’i ziyaret etmesi, kaybettiği eldiveninin Necip’te olduğunu ve Necib’in kendisine aşık olduğunu öğrenmesi

h) Suad’ında Necib’e aşık olması

ı) Süreyya’nın ısrarıyla köşke geri dönülmesi

i) Suad ile Necib’in aşkları konusunda “sevmiyor” yanılgısına düşüp aşk acısıyla ağlamaları

k) Suad’ın ayrılık acısıyla ağlaması ve hayalleri

l) Köşkün yanması

m) Suad’ı kurtarmak için odasına giren ve tavanın çökmesiyle birlikte hazin son

           

İTİBARİ ALEM

Eylül romanı “mimesis”’ ten hareketle kurulmuştur. Bu romanda görülen tipler gündelik hayatta görülen tiplerin oluşturduğu itibari alemdir.

            Necib’in Suad’a olan yasak aşkı ve düştüğü ikilemler anlatılmaktadır. Roman boyunca Necib’in Suad’la ilgili hayalleri ve düştüğü ikilemler ağırlık kazanmıştır. Suad’la Necib arasında meydana gelen gönül yakınlaşmasından bahsedilmiştir. Suad’ın eşi Süreyya yasak aşk’ın anlatılabilmesi için bir örnek olarak kullanılmış ve ikinci plâna atılmıştır.

BAKIŞ AÇISI VE ANLATICI

            Roman “Müşahit anlatıcıya ait bakış açısı” ile kaleme alınmıştır. Roman boyunca ruhsal betimlemelere ağırlık verilmiştir. Özellikle Necib’in ruhsal durumları tasvir edilmiştir. Necib’den sonra en çok ruhsal tasviri yapılan şahıs Suad’dır.

            Roman boyunca ruhsal betimlemelerin ağırlık kazanması romanın ruhsal betimleme romanı olduğunu ortaya koymaktadır. Kahramanların genellikle ruhsal açıdan ele alınması buna örnektir.

 

                       

 

EYLÜL ROMANINDA ŞAHIS KADROSU

1)      Vak’a Zuhurunda Rol Alan Şahıslar:

Süreyya, Necib ve Suad’dır.

2)      Dekoratif Unsur Durumundaki Şahıslar:

Süreyya’nın Beyefendi ve Hanımefendi diye anılan anne ve babası

Hacer, fatin, Behice Dadı, Hırsız genç

 

SÖZÜNÜ EMANET ETTİĞİ KİŞİ

Necib: Eylül romanı 1900 yılında yazılmıştır. Dış dünyada

karşılaşabileceğimiz eser Mimesis’e göre anlatılır. Eylül’ün Türkçe’de yazılmış ilk psikolojik roman olduğu konusunda, hemen hemen bütün eleştirmen ve incelemeciler görüş birliği içindedirler. Bunun nedeni, yazarın romanında kahramanlarını anlatırken, halit Ziya’da ve öteki gerçekçilerde olduğu gibi iç ve dış  gerçeklikleri yan yana vermekten çok, kahramanların iç gerçekliğini (pisikolojik yapı ve yönelimler) ön plana çıkarmasıdır.

                        Necib romanda yazarın sözünü emanet ettiği kişidir. Yazar hayal ettiklerini ve düşündüklerini okura Necib’le yansıtır. Necib’in psikolojik yönlerini derinlemesine anlatarak Suad’a olan yasak aşkı konusundaki ikilemlerini anlatır. Necib ruhsal yönden çok iyi, tasvir edilmiş ve okurun kafasında soru işaretleri bırakılmamıştır.

                        Şahısların ruhsal tasvirinde gösterilen başarı Türkiye’de ilk psikolojik roman olma özelliğini kazandırmıştır. Yazarın psikolojik olarak tasvir başarısı gösterdiği hayali Necib ve yaşadığı yasak aşk gündelik hayatımızda karşılaşabileceğimiz durumlardır.

 

ŞAHIS KADROSU ANLATIMI/ TANITIMI

                        NECİB: Romanın başında Beyoğlu’nda gece yaşamı içine dalmış, arada bir, Beyefendinin evine gelip kaln, ama onun dışındaki yaşamı çapkınlıkla geçen, kültürlü, özellikle klasik batı müziğini çok iyi bilen ve zevk alan bir delikanlı olarak tanıtılır. Ancak, Necib’in özyapısında, Boğaz’daki yalıya gidip gelmeye, orada uzun sürelerle  kalmaya başladıktan sonra, değişme de başlar. Necib, fırtınalı yaşamından bıkmıştır. Suad’ın  bilerek yada farkında olmaksızın usandığı, ruh çoskusu için uzaklaşmak istediği dingin aile yaşamını özlemeye başlamıştır. Yani yasak aşka, bir dinginlik aradığı, ötekiyse dingin yaşamdan bıktığı için açıktır. Bu nedenle Necib, trajik çatışmalar yaşar.

SUAD: genç, deneyimsiz, dünyayı pek tanımayan bu nedenle kocasına taparcasına bağlı, onun bir dediğini iki etmeyen, yaşamını kocasının isteklerine göre ayarlayan bir kadındır. Klasik Batı müziğine tutkundur ve piyano çalar. Bu yaşamın mutluluk olduğunu sanmakta, evlilik dışı bir aşk ilişkisi düşünmemektedir. Ancak, onu, farkına varmak istemediği, belli belirsiz rahatsız eden birleyler de vardır. Bu özyapısı dolayısıyla, alabildiğine yaşamak, kendisini duygularının eline bırakmak yaşamla kendisi arasına giren akıl ve mantıktan uzaklaşmak istemektedir. Ancak belki de kendisinin bile farkında olmadığı bu özlemi kocasına hiçbir zaman belli etmeyecek, ancak sonlara doğru, Süreyya’nın tavır değişikliği göstermesiyle söyleyecektir. Bununla birlikte, Suad, romanda konu edilen türden bir ruh dingimliğine açık bir ruhsal yapı içindedir. Suad bu konuda Necib’den daha akılcıdır. Çünkü, ruhsal ve trajik çatışmadan en çabuk o kurtulur ve Necib’e onu çok sevmesine , ona ihtiyacı olmasına karşın, Süreyya’nın nasıl acı çekeceğini düşünerek, ayrılmalrı gerektiğini söyler. Bir bakıma akıl ve mantığı. Ruhsal çoşkunluğuna ve gerçek mutluluğa yeğler.

SÜREYYA: Geçim sıkıntısı nedeniyle yazlığa çıkamadığı için bunalan, Boğaz’da bir yalı tutulunca da, kendisini denizle uğraşmaya veren, her şeyi pek fazla dert edinmeyen, bu nedenle de eşi Suad’ı ihmel eden bir gençtir. Hiçbir art düşüncesi olmadığı için, Necib’i tuttuğu yazlığa çağırarak günlerce konuk eder. Süreyya, yazar tarafından ayrıntılı işlenmemiş, yalnızca yasak aşka yol açacak gelişmeleri anlatabilmek için araç olarak kullanılmıştır. Yasak aşkın yeşermesine, Süreyya’nın bağda sıkılması, deniz kıyısına gitmek istemesi, Necib’i ısrarla yalıya çağırması yol açmıştır. Bu açıdan bakıldığı zaman Süreyya’nın “tip” niteliğinden çıkıp “karakter” boyutuna geçemediği görülür. Romanın başından sonuna kadar değişmeyen, tarjik çatışmayı yaşamayan kişidir.

            Romanın öteki kişileri, Süreyya’nın Beyefendi ve Hanımefendi diye anılan annesi ve babası, kızkardeşi Hacer, Hacer’in kocası fatin tek yönleriyle ele alınmıştır. Olayın gelişmesinde pek rolleri yoktur. Roman boyunca Hacer kıskançlığıyla, dedikoduculuğuyla tanıdığımız, aynı zamanda eşinden memnun olmayan hep eşini çekiştiren bir kadındır.

            Hacer’in kocası fatin ise kısmır ve menfaatçi biri olarak tanınmaktadır. Fatin lüks harcamalardan kaçınmakta ve paraya kıyamayan tombul biridir.

Yazar kişileri tanıtırken ve olayı geliştirirken, Suad ve Necib’in trajik çatışmalarına öylesine, ağırlık vermiş ve ayrıntılara inmiştir ki, romanda toplumsal yapının ihmal edildiği söylenebilir. Örneğin Necib de. Süreyya da nasıl geçinmektedirler, pek belli değildir. Yazar bir iki yerde Süreyya’nın “kalem” e gittiğinden söz eder; ama ne iş yaptığını belirtmez.

 

BAKIŞ AÇISI

Müşahit anlatıcıya ait bakış açısıyla eser kaleme alınmıştır. Eylül’e bir bakıma, betimleme romanı da denilebilir. Çünkü gerçekçi roman anlayışına uygun olarak, olay ve konuşmalar en aza indirilmiş, betimlemelere ağırlık verilmiştir. Romanda olay betimlemesi azdır; daha çok ruh betimlemeleriyle çevre betimlemeleri vardır.

Necib’in Suad’a olan aşkını gizlemeye çalışması ama bunu başaramaması anlatılmakta Necib’in ikilemleri ve yaşadığı trajik çatışma ruhsal açıdan ele alınmıştır.

            Eylül romanı Mehmet Rauf’un en başarılı romanıdır. Daha sonraki eserlerinde aynı başarıyı yakalayamamıştır.

            Romanın yazma zamanı yıl olarak 1900’lü yıllardır. Zaman yönelik fazla ayrıntı yoktur. Yaratma zamanı olarak vak’a’nın Nisan ayından başlayıp Ekim ayına kadar sürdüğünü ipuçlarından çıkarabiliriz.

            Mesela olayalrın cereyan ettiği zamana ait ipucu:

“Bu güzel nisan gününün akşama doğru başlayan yağmuru yarım saat sonra dinmiştir.” (s,5)

Süreyya’nın kışa doğru köşke dönüş kararı ve köşkün sonbaharın sonlarına doğru yanmaz, anlatma zamanı ortaya koymaktadır. Bu vak’a’nın aynın zamanda bitiş zamanıdır.

 

                                  

MEKAN

            Tarabya, köşk, Boğaziçi, Adalar, Emirgan, Yeşilköy, Yenimahalle, Büyükdere, Büyükada romanda adı geçen yerlerdir. Tarabya civarında köşk hayatının anlatıldığı ve tutulan yalının tasvirinden, gezilen yerlerden romandaki mekanları çıkarmak mümkün. Romanda çevre, tasvirleri de çok ağırlık kazandığından mekana ait ipucu yakalamak mümkün. Romanda anlatılan yerler genelde yalının tutulduğu taraflarda olup Necib, Süreyya ve Suad’ın gezdiği yerlerdir. Boğaziçi yalının tutulduğu yerdir.

 

DİL

            Eylül’de Mehmet Rauf’un kullandığı dil, başta Halit Ziya olmak üzere, öteki Servet-i Fünunculardan daha yalındır. Ama romanda yabancı kelimelerin ve anlaşılmayan kelimelerin çok oluşu romanı anlamayı güçleştirmektedir. Ama yazarın anlatma da gösterdiği başarı romanı sürükleyici yapmaktadır. Romanda 350’nin üzerinde anlaşılmayan daha doğrusu anlayamadığım kelimeyle karşılaştım. Yazarın betimlemelerinde çok uzun cümlelere yer vermesi anlamayı zorlaştırsa da roman bittiğinde anlamış olmak romanın sürükleyiciliğini ortaya koymaktadır.

            Yine bu romanın dilini Halit Ziya ile kıyaslarsak: bu romanda Halit Ziaya’nın romanlarında olduğu gibi dil musikîsi yaratma çabası o kadar belirgin değildir. Bir başka deyişle, Halit Ziya dil musikisini sözcüklere yaratmaya çalışırken, Mehmet Rauf müziği betimlemelerde aramıştır.

Bu Konuyu Okuyan Bunlarıda Okur

Tags: , , , , , , , , , , ,

. 09 May 08 | Kim Kimdir, Ödevler


Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.